Saygıdeğer okurlar,Bültenimizin 10. sayısında yine beraberiz…
Bu ay sizlere;
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın açıklamaları göz önünde tutularak bu kurumun '
kadına bakış açısı' konulu ve '
İhanet' isimli haber yorumumuzu,
ayrıca
Yine Diyanet kurumunun 'ahlâk ve namus' konulu beyanları esas alınarak hazırlanmış '
Ortaçağ Kültürü' isimli eleştirimizi sunuyoruz…
Her türlü öneri, şikayet ve katkınızı *
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
adresine iletebilirsiniz…
Site adresimiz:
http://www.turandursun.comBülten aboneliği için: http://www.turandursun.com/modules.p...e=Mailing_List
Bülten arşivi için: http://www.turandursun.com/modules.p...howpage&pid=84
Katılımınız için teşekkürler..
Saygıyla...
HABER-YORUM..
İHANET
Bu bir suç duyurusudur; Diyanet kadına ihanet etmiştir...Binlerce yıldır geleneklerin güdümünde varlığını sürdüren siyasal sistemler bir yandan dinleri varederken bir yandan da kadını bu sistemin en önemli sömürü unsuru haline dönüştürdü. Tanrı hep ‘erkek’ olarak yansıtıldı; tanrısal özelliklerin ancak bir erkeğin üzerinden hareketlenebileceği toplumlara empoze edildi. Tasavvur edilen tanrı ‘baba’ imgesine sığdırıldı ve bu sayede kadının ‘ikinci sınıf insan olma zemini’ de hazırlanmış oldu.
Nitekim günümüze kadar var olagelen bu haksız uygulamaya muhatap olan kadın bu sayede aşağılanıp hor görülmekten, şiddete maruz kalmaktan bir türlü kurtulamadı. Kadınsı değerlerine erkeksi yasaklar konulurken etrafı korkularla kuşatıldı.
Değişen sistemlerin hiçbiri kadını bir ‘meta’ olmanın ötesine yerleştirme cesaretine sahip değildi. Zaman zaman filizlenen bu cesaret dinler vasıtasıyla şiddetli bir biçimde törpülenirken tanrısal kavramların dayattığı güçlerle kadının ezilmesi ve sömürülmesi ulvi sebeplerle var edilmeye çalışıldı. Sistemlerin aksamadan yürüyebilmesi için bu sömürüyü var etmesi gerekiyordu. Kadın azat edilmemeli, itaatkâr olmalıydı.
Kadının kendisine biçilen bu rolü kabullenmesi yine dinler aracılığıyla sağlanmaya çalışıldı. ‘Kader’ kavramı öne çıkarılarak zulüm meşrulaştırıldı. Katı kuralları ile var olan inançların hemen hepsi kadını ‘şeytan’ ilan ederken yetmezmiş gibi bir de inzivaya ve gizlenmeye mahkûm etti.
Günümüzde de durum tarihi süreçten çok farklı değil. Ülkemizde devlete din üretme misyonu yüklenen kurum olan Diyanet bu konuda Engizisyon’u aratmayacak mantıkla beyanlarda bulunmakta ne yazık ki…
Diyanet daha bir kaç ay öncesindeki "Feminizm Ahlâksızlıktır!" yorumunu rahatlıkla algılayabileceğimiz beyanatları ile ülkedeki gerilimi bir kez daha tırmandırmayı başarmıştır. "Kadın kendi benliğini kaybederse çocuklarına verebilecek nesi olabilir? Ahlâkını kötü özentilerle dejenere etmiş, aklını fikrini ‘feminizm’e adamış, erkeklere savaş açmış bir annenin çocuklarından meydana gelmiş bir toplumdan ne umulur?" şeklindeki açıklamaları resmi sitesinde yayımlayan Diyanet, henüz feminist hareketi kabul edemeyecek ve daha da kötüsü ne olduğunu dahi bilemeyecek bir yönetici güruhu tarafından ‘din’den sorumlu organ olarak işlevini sürdürmektedir.
Feminist hareketin ‘erkeklere savaş açtığı’ iddiası ancak ve ancak kışkırtıcılık kıstasları içerisinde değerlendirilirse olasıdır. Verilen bu beyanat ile kadın-erkek kutuplaşması alevlendirilmiş ve karşılıklı tahammülsüzlüklerin artmasına neden olunmuştur. Dini yorumlama yetkisi ile donatılan ve mevcut sistem adına tehlikeli bir siyasi kanat olan Diyanet'in akıl dışı açıklamaları ne yazık ki yıllardır birçok kesimi huzursuz etmektedir.
Yönetim gevşekliği sayesinde fütursuz beyanlar vermeyi adet haline getirmiş bu kurumun bir gafı da "Cinsi Hayat İlmihali" adlı yapıtı esas alarak topluma sunduklarıdır. Bu olağanüstü eser (!) deki “Kadınların yabancı erkeklerle konuşurken kalpte şüphe uyandırmayacak ve karşısındaki kişiyi yanlış anlamaya sürüklemeyecek tarzda ciddi ve ağır başlı olmaları, süs ve endamlarını yabancılara göstermemeleri, sokağa çıktıklarında güzelce örtünmeleri bu gayeye matuf emirlerdir. Hz. Peygamber kadınların kendi evleri dışında başkalarına hissettirecek derecede koku sürünerek dolaşmalarını hoş karşılamamış ve bunu edep dışı bir davranış olarak değerlendirmiştir.” cümleleri bu kurum ve yöneticilerinin kadın-erkek eşitliği ve kadına bakış açısı konusundaki fikirlerini gün yüzüne çıkarmaktadır.
Bu yorumlar ile Diyanet, tanrıymış gibi davranmaktan geri durmayan bir umursamazlıkla kadını –sanki değer veriyormuş gibi de yaparak- aşağılamayı görev tayin etmiştir. Bu açıklamalar ile aynı zamanda kadına karşı şiddet de meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Yaşamın her evresindeki davranışlarına ‘edep dışı’ damgası vurulan ve bu sayede erkeğin göz hapsinden kurtulamayan kadın aynı zamanda tüm bunlar sebebiyle uygulanacak şiddetle de karşı karşıya bırakılmıştır.
Dinlerin varlığı ile şekillenen toplumlarda bu gibi kurumların sunacağı her beyanat çok büyük etkinlik taşır. İşte bu noktada Diyanet –aslında olması gerekirken- kadını dışlayıcı açıklamalardan hiç vazgeçecek gibi görünmemektedir. Hâttâ her geçen gün bir yeni adımla toplumun huzuruna dinamitler yerleştirmek için neredeyse çaba sarf etmektedir.
Tüm bu açıklamaların art arda yapılması tesadüf müdür? Diyanet, kadını karanlıklara gömmek için cehalet ile işbirliği içinde midir yoksa kadına ihaneti zorunlu sayan taraflardan biri midir? Devletin daha ne kadar Diyanet gibi siyasi bir oluşuma ihtiyacı ve tahammülü vardır? Yöneticisinden halkına herkesin her fırsatta demokrasi çığlıkları attığı bir ülkede, sadece belli bir zümreyi meşru kılıp gerisini dayatmalarla zorlayan bu kurumun devamlılığı akıl kârı mıdır?
Diyanet kurumsal yapılanması ve vaatleri ile Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin öngördüğü anlaşmaları sağlayabilecek bir misyona ve işlerliğe sahip değildir. Ne kadına hak etiği değeri verebilecek ne de kendinden yana olmayan vatandaşa hoşgörüyle yaklaşabilecek potansiyeli vardır.
Diyanet suçludur ve kadının vicdanında beraat etmeyecektir. Yaşanabilir bir Türkiye hedefleyenlerin Diyanet ve ihanetlerini tarihe gömme zamanı gelmiştir.
ELEŞTİRİ..
ORTAÇAĞ KÜLTÜRÜDaha önceki bültenlerimizde Diyanet İşleri’nin Başbakanlığa bağlı olduğunun ve bu kurumun ilgili kanun ile oluşumunun “
Madde 1- İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek; din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.” şeklinde formüle edildiğinin ve böylece de ‘Laiklik’ ilkesinin temelden reddedilmiş olduğunun altını çizmiştik.
Bu durum Başbakanlığın, bu kanunun gereği olarak ortaya çıkmış kurum aracılığıyla toplumu dini esaslara göre yönetme eğiliminde olduğunu gözler önüne sermektedir. Başbakan emrindeki bu kuruluş ilgili web sitesindeki
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/we...=10&yid=36tyüm adresinde Müslümanlara yönelik olarak şu değerlendirme, tavsiye ve içtihadı öngörmektedir:
“Hadislerde, aralarında nikâh bağı olmayan veya devamlı evlenme engeli bulunmayan erkek ile kadının başkalarının görüşüne açık olmayan kapalı bir mekânda baş başa kalmaları yasaklanmıştır.
Bir hadiste Hz. Peygamber dil, ağız, el, ayak ve göz gibi organların zinasından söz ederek (Müslim, "Kader", 5) zinaya zemin hazırlayıcı her türlü gayr-ı meşru ilişkinin, flört ve beraberliğin de bu nevi zina olduğunu belirtmiş ve bunlardan sakındırmıştır. Çünkü iffet ve namus bir bütün olup o ancak onu lekeleyecek her türlü kötülük ve yanlışlıktan uzak kalınarak korunabilir.”Bu iletilerden anlaşıldığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı’na bağlı bir kuruluş toplumda gençler arasında flörtün hoş olmadığını ve bunun yanlış karşılanacağını söylemekte; hatta daha da ileri giderek cezalandırılması ve yasaklanması gereğini savunmaktadır. Yine İslam içtihadına göre kadın ile erkeğin aynı mekânlarda yalnız bulunmasının doğru olmadığını da açıkça bildirmektedir.
Öncelikle bu anlayışın İslamiyet’ten kaynaklandığının altını çizmek gerekir. Kendilerini ‘Müslüman’ addedenler flört etmemekte ve ilişkilerini dinlerinin emrettiği şekilde yaşamakta serbesttirler; lâkin bunu başkaları için de zorunlu kılmaya üstelik de böyle davrananları ‘ahlâksızlıkla’ suçlamaya hakları yoktur. Bu tür davranışlar insani hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilmesi gerekirken bu noktada devlet ve ona bağlı Diyanet kurumu devreye girerek tüm hür düşünceli insanları ağır bir ideolojik bombardımana tabi tutmaktadır. Bizzat devlet eliyle kadın erkek ayrımı yapılmakta ve gençler ‘Ortaçağ Kültürü’ ile yetiştirilmeye çalışılmaktadır. Karşı çıkılması gereken ve asıl tehlikeli olan da budur...
Son on yıllar içerisinde toplumdaki çeşitli yerel yönetimlerin harem-selamlık uygulaması bu anlayışın ürünüdür ve bu anlayış bizim ‘duyarlı medyamız(!)’ ve ‘aydınlarımız(!)ca’ tarikatlar bağlamında açıklanmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki tarikatlar Diyanet’in bizzat kendisidir; anlayış buradan yönlendirilmektedir.
Diyanet İşleri ve onun alt kadroları toplumu dini (İslami) esaslara göre yönlendirmeye çalışmakta ve bunun propagandasını yapmaktadırlar. Bu durum onlar açısından bir tezat arz etmemektedir çünkü işlevleri ve kuruluş amaçları budur. Uygulamalar ve hemen her gün basında yer alan örnekler de kat ettikleri yolun bir göstergesidir.
Gençlerimiz sağlıklı ve medeni ilişkilerden soyutlanmaya çalışılarak 1400 yıl önceki feodal ve bağnaz anlayışa yönlendirilmektedir. Kadın kapatılarak toplumdan ve erkeklerden soyutlanmakta, ikinci sınıf insan ve erkeğin emrindeki hizmetkâr durumuna getirilmektedir. Bu uygulamalar Medeni Kanun’un şer’i hükümlere uygun olarak düzenlenmeye çalışılmasından başka bir şey değildir.
Din ve inanç hürriyeti toplumda yaşayanları tek bir inanca yönlendirmek, onları bu inanç doğrultusunda baskı altına almak ve kalıplar arasına sıkıştırmak değildir. Din ve inanç hürriyeti toplumdaki tüm inançların serbestçe ifade edilmesinin sağlanılabilmesidir. Laik devlet tüm bu inançlara eşit mesafede durmak zorunluluğundadır. Devletin bir kurumu olan Diyanet’in bu uygulamaları -şayet Laiklik söz konusuysa- öncelikle bu kurumdan kurtulmak gerektiğini bize açıkça göstermektedir.