Nisan 2009 Bülteni



Saygıdeğer okurlar,

Nisan bültenimizle sizlerleyiz...

Bu sayıdan sonra düzenli bültenimizi, sitemizle ilgili gelişmeleri ve önemli gördüğümüz olaylarla ilgili tavrımızı belirlemek için yayınlayacağız. Bültenimizle ilgili tecrübelerimizi bir e-dergi ile somutlaştırma çabasındayız.

Yine bu aydan itibaren sitemiz ana sayfasında bir ‘köşe yazarlığı’ modülü oluşturuyoruz. Düşüncelerinin ya da araştırmalarının bu köşede yayınlanmasını isteyen konuklarımız yazılarını Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine gönderebilirler.

Duyuru

Sitemize konulan yayın engelinin kaldırılmasıyla ilgili dava süreci devam etmektedir. Bu sebeple 02.04.2009 tarihinde gerçekleşen duruşmaya Harun Yahya ve avukatları yine katılmamış ve dava ileriki bir tarihe ertelenmiştir.


Bu sayımızda

‘Tehlikenin farkında mıyız?’ başlıklı eleştirimizin 7. bölümünü

Ve

Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu ile yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz…

Her türlü öneri, şikâyet ve katkınızı http://www.turandursun.com/cgi-bin/t...ket&sid=&style= adresine iletebilirsiniz…

Site adresimiz: http://www.turandursun.com,

Bülten arşivi için: http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=19

adreslerini ziyaret edebilirsiniz…

Katılımınız için teşekkürler…

Saygıyla…


Dizi Yazı..



Tehlikenin Farkında mıyız? (7)

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın köşe bucak saklamaya çalıştığı stratejik planı incelemeye ve gözler önüne sermeye devam ediyoruz.

“Hakiki şahıslar, cami dernek ve vakıf yöneticileri, köy muhtarları ile ilişkileri artırmak için toplantılar düzenlenmesi; sorunların ve çözümlerinin tartışılması…”

Hakiki şahıslar, dernek ve vakıf yöneticileri ve köy muhtarları -yani öz itibarıyla ‘halk’ dediğimiz kesim- ve bu kesime en yakın olan, onların içinden çıkan doğal önder konumundaki insanların her türlü sorununun ele alınması ve o sorunlar temelinde çözümler geliştirilmesi… İstenen, planlanan budur!

Burada sorulması gereken de şudur: O halde ‘devlet’ denen olgu ne için vardır ve ne işe yaramaktadır? Devlet zaten bu sosyal işler ve işlevler için varlığını devam ettirmekte değil midir?

Dikkat edilirse hakiki şahıslar tüm Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarıdır. Dernek ve vakıflar tüm Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları’nın en kolay örgütlenebileceği mahalli ve toplumsal yapılardır. Muhtarlar ise yerel yönetimlerin en alt temsilcilikleridir. İnsanlarımız sorunlarını öncelikle mahallelerindeki muhtarlar nezdinde çözmeye yönelirler. Muhtarlar da bu tür sorunları çözme gayreti içerisinde olup kendi gücünü aşan konularda daha yukarıda yer alan devlet birimlerine başvurur ve çözüm üretmeye çalışır. Bu sorunlar mali, idari, siyasi, vb.. sorunlardır; çözümü de genellikle siyasi otoriteden geçmektedir.

Diyanet’in bu tür sorunlarla ilgilenme sebebi nedir? Burada dine-inanca yönelik bir sorun tanımlanmamaktadır ki... O halde İslam dinini Sünni kesime öğretmekle yükümlü olduğu kanunlarca ifade edilen bir kuruluş halkın her türlü sorununa müdahil olmak istemektedir. Bunların tespitinde söz sahibi olmak istemekte ve çözüm yolları önermeyi arzulamaktadır.

Biraz düşünelim; Diyanet’in önerdiği çözümler acaba hangi temelde olacaktır? Bu önerilerin İslam dini dışında, Kuran hükümleri dışında kısacası şeriat dışında olması beklenebilir mi? Diyanet bu arzusuyla hiçbir kuşku olmaksızın bir din devletinin alt yapısını hazırlama isteğini ifade etmektedir.

Diyanetin bir tek amacı vardır: İnsanların dini inançlarını kullanarak bunları siyasi İslam potasında eritmek. Toplumun tüm dokularına nüfuz ederek sosyal hayatın her yönünü din esaslarına göre şekillendirmek; sonuçta örneklerine İran, Afganistan/Taliban ve diğer şer’i hükümlerle yönetilen Arap ülkelerinde rastladığımız bir düzeni getirebilmek. İşin ilginç tarafı bu emelini, anayasasında laik olduğu belirtilen bir devletin sağladığı olanaklarla gerçekleştirmeye çalışması.

Bu satırları her okuyan kişi, önünde iki tercih olduğunu bilmeli… Diyanet’in varlığını savunarak ileride bir cami cemaatinin parçası olacak şekilde yaşam sürdürmek ve şer’i hükümlerle yönetilmek ya da insanca - laik, tüm inançlara aynı ölçüde mesafeli bir toplumda ve sosyal bir devlet örgütlenmesi altında yaşayabilmek.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşı olmak ve onun lağvedilmesini istemek din karşıtlığı değildir; laik ve demokratik bir ülke istemenin ön şartıdır.


SÖYLEŞİ..


Bilim ve Gelecek Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu


T.D: Türkiye gibi bir ülkede bir bilim dergisinin -hem de emekten ve emekçiden yana olan bir derginin- genel yayın yönetmenisiniz. Sizce böyle bir görev ne anlam taşıyor?

E.H: Biz hem emekten hem de bilimden yana olunabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Dahası, emekten yana olmadan gerçek bilimden yana olunamayacağını göstermeye çalışıyoruz. Günümüzde gerek dünyada gerekse ülkemizde bilim etkinliği dar bir tünelden geçiyor. Tünelin sonundaki ışığı görüyoruz, ama o ışığa ulaşmak için zorlu bir yol olduğunu da biliyoruz. Günümüzde bilim, felsefesinden ve halktan koparıldı. Sistemin yüksek katlarında, bilim felsefesinden, dünyaya ait bütünsel bakış açısından koparıldı, tamamen sermayenin hizmetine sokuldu ve araçlaştırıldı, teknolojiye indirgendi. Emekçi kitleler ise kopkoyu bir cehalete, dinsel dogmaların, her türden hurafe ve safsatanın ağına terk edildi. Amacımız bu sürece önce göğüs germek, sonra tersine çevirmek.

Bilim ve Gelecek, bilim ile toplum arasında bir köprü işlevi görmeyi hedefliyor. Amacımız bilimi hapsolduğu fildişi kulelerden çıkarmak ve toplumsallaştırmak. Bu aşamada, bilimi, bilimsel düşünceyi halka götürebilecek olan öncüleri, emekten yana bilimcileri bilinçlendirmek ve yetiştirmek gibi bir görevi görüyor dergimiz. Bu önemli bir görevdir ve henüz işin başında olduğumuzu da biliyoruz.

T.D: Son beş sene baz alındığında “akıllı tasarım” safsatasının ulaştığı boyutlar konusunda neler söyleyebilirsiniz? Sizce halk bilime ve bilimsel düşünceye ne ölçüde değer vermektedir?

E.H: “Akıllı Tasarım” sıradan bir fikir akımı değil. Sistemin hakim sınıflarının din ile bilimi uzlaştırma projesinin bir yansıması. “Bilimsel bir din” yaratmaya çalışıyorlar. Sistem bilimi de dini de araçlaştırmış ve bu iki araçtan da vazgeçemez. Dolayısıyla ikisini uzlaştırmaya çalışıyor; böyle bir sentez peşinde. “Akıllı Tasarım”, klasik dinsel düşünüşten farklı olarak, bilim sosu sürülmüş bir din olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle daha da tehlikeli. “Akıllı Tasarım” türünden safsatalar, bilim etkinliğinin felsefesinden koparılarak teknolojiye indirgendiği bir ortamda etkin olabiliyor.
Öte yandan, bilimin artık öyle büyük bir itibarı var ki, dinsel düşünceleri bile bilim sosu eşliğinde sunabiliyorlar. Buradan sorunuzun ikinci bölümüne geçeyim. Halk aslında bilime büyük bir değer biçiyor. Fakat bilim halkın yaşamına teknoloji olarak yansıyor. Sistem halkı bilimsel düşünceden uzak tutmaya özel bir önem veriyor. Bilim, düşüncesinden kopartılarak halka sunuluyor. Dolayısıyla halk, bilimsel düşünceden, bilimsel refleksten hayli uzak. Ama bu halkın suçu değil. İbrahim Tatlıses’in dediği gibi: “Urfa’da Oxford vardı da okumadık mı!” Bilimsel düşünceyi halk kabul etmiyor ve dışlıyor değil; hakim sistem ona bilimsel düşünceyi yasaklıyor.
Bilimin özgürleşmesi ile halkı özgürleşmesi bugün aynı mücadelenin iki parçası.

T.D: Hemen her kesimden Harun Yahya’ya yönelik ciddi bir tepki var. Bu durum HY’nın kişiliği ve eylemlerinden mi kaynaklanıyor yoksa ‘yaratılış savı’nın topluma ve eğitim sistemimize zorla kabul ettirilmeye çalışılmasından mı?

E.H: Harun Yahya tam bir şarlatan; bilimsel açıdan ciddiye alınabilecek hiçbir yanı yok. Ama dinin bilim etkinliğinin içine sızdırılmasının bir aracı olarak kullanılıyor. Arkasındaki muazzam mali destek sayesinde halk içinde etkili olduğunu görmek ve bu nedenle ciddiye almak gerekiyor. Kişiliği ve faaliyetleriyle verdiği profille, klasik dinci kesimler de dahil, topluma pek sempatik geldiğini sanmıyorum. Ama yine de etkinliği ciddiye alınmalı ve mücadele edilmeli.

“Yaratılış savı”nın eğitim müfredatına sokulmaya çalışılması ise HarunYahya’nın faaliyetlerini aşan bir sorun. Bizzat gerici hükümetin bir uygulaması. Öte yandan Türkiye’nin ciddi bir laik-Aydınlanmacı birikimi var. Bu tür uygulamalar tepki çekecektir doğal olarak. Bu tepkiler, gericiliğin mızrak ucu gibi olan Harun Yahya’ya da yönelecektir.

T.D: Tubitak’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nde Darwin’i sansürlemesini ve sonra da geri adım atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.H: Bilimsel açıdan tam bir skandal! TÜBİTAK devletin ülkedeki tüm bilim etkinliğini düzenleyen kurumu. Bilim ve Teknik, bu kurumun resmi bilim dergisi. 42 yıldır yayınlanan bu dergi tüm milli eğitim kurumlarına, gençlere tavsiye ediliyor. Yani devletin bilimselliğe en fazla dikkat etmesi gereken kurumu ve dergisi. Öte yandan Evrim Kuramı, tüm dünyadaki bilim çevrelerince kabul görmek bir yana, benimsenmeden artık bilim yapılamayacağı söylenen bir bilimsel kuram. Dahası 2009, Darwin’in doğumunun 200. yılı, ünlü eseri Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasının da 150. yılı olması dolayısıyla “Darwin Yılı” ilan edilmiş. Tüm dünyada Darwin anılıyor ve Evrim Kuramı tartışılıyor. Düşünebiliyor musunuz, böyle bir durumda Türkiye’nin resmi bilim kurumunun resmi bilim dergisi Darwin’e ve Evrim Kuramı’na sansür uyguluyor. Tam bir skandal! Türkiye bilimini küçük düşürücü, aşağılayıcı bir gerici uygulama. Bu uygulamayı yapanların o mevkilerde (TÜBİTAK yöneticiliği vb.) bir saniye bile duramamaları gerek.

Politik açıdan ise, AKP’nin giderek “devletleşmesi”nin nelere yol açabileceğinin de çarpıcı bir göstergesi. Politik bir iktidar, kendi çıkarları gereği, bilime müdahale ediyor. Bu, Engizisyon çağına geri dönmek anlamına gelir. Galileo’nun teleskopundan gördüğü gerçekleri mi kabul edeceksiniz, kutsal kitabın yazdıklarını mı? Gerçeği mi, dogmaları mı? AKP iktidarının TÜBİTAK’ı gerçeği yok sayıyor. TÜBİTAK yönetiminin, Engizisyon mahkemesinden bir farkı kalmamıştır artık!

AKP’nin atadığı TÜBİTAK yönetiminin pek fazla geri adım attığını sanmıyorum. Sadece gelen tepkiler yüzünden sorunun üstünü kapamaya çalışıyorlar. Skandalı, iç süreçlerden kaynaklanan bir teknik aksaklık olarak sunmaya çalışıyorlar. Ama mızrak çuvala sığmıyor. TÜBİTAK’ın ve dergisi Bilim ve Teknik’in artık bilim ve araştırma kavramlarıyla bir ilgisi kalmamıştır.

T.D: Din-tanrı ikilemi özellikle internet camiasında son yıllarda çokça sorgulanır oldu. Sadece bizim gibi sitelerde değil pek çok farklı sitede de din/tanrı/ateizm konulu forumlara rast gelmek mümkün. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.H: Bu bütün dünyada tartışılan bir konu. Türkiye’de ise özellikle tartışılıyor. Bilindiği gibi laiklik, dincilik, türban, mahalle baskısı gibi konular Türkiye siyaset arenasının da başat tartışma konuları arasında yer aldı. Dinciliğin (İslamcılığın) yükselişi, bilimin alanına girmeye çalışması, ister istemez bir tepki yaratıyor ve teorik düzlemde de bu tür tartışmalar yoğunlaşıyor.

Bilimin içine sızılmaya ve “bilimsel bir din” yaratılmaya çalışılırsa, bilim de yanıtını verecektir. Bir anlamda bu tartışmayı tetikleyenler dincilerin kendisi oldu. Tanrıyı bilim alanına sokmaya çalışırsanız, onu tartışılır kılarsınız. Çünkü bilim böyle bir alan. Hiçbir şeyin mutlak kabul edilmediği, tartışılır olduğu, dogmalara kapalı, ucu açık bir alan. Bilimin sadece üç kitabı yok! Yaratılışçılığı “akıllı tasarım” gibi biçimlerle bilimin alanına sokmaya çalışırsanız bilim de doğal olarak der ki: “Hoş geldiniz. Ama önce deneylerinizi, gözlemlerinizi, tezinizi destekleyen olguları, kanıtlarınızı sunun. Bizde işler böyle yürür.” Böylece “yaratıcı” da bilimsel bir tartışma konusu haline gelir. Sanırım bu iş Tanrı’nın da canını sıkıyordur!

T.D: Bilim ve Gelecek Dergisi’nin 61 sayısında ‘devlet dini’ ve ‘halk dini’ şeklinde bir ayrıma gitmiştiniz. Halkın inancını serbestçe yaşaması-yaşayabilmesi bizim açımızdan da önemli bir tespit. Bu bağlamda Diyanet ve işlevini değerlendirebilir misiniz?

E.H: Egemenlerin dini ile halkın inançları ayrımının yapılmasını, Sol’un dine yönelik geliştireceği yaklaşımlar için önemli olduğunu düşünüyorum.

Kurumsal bir yapı olarak dinler, uygarlık ile, yani insan topluluklarının karşıt sınıflara bölünmesi ile ortaya çıktı. Devlet, ordu ve din, bütün bunlar, aynı toplumsal koşulların ürünüdür ve “uygarlık paketi”nin farklı işlevleri üstlenmiş mekanizmalarıdır. Nasıl devlet yönetim tekeli, ordu silah tekeli demekse, din de inanç tekeli demektir. Din, bir düzen getirdi. Halkın inançlarını soyutladı, düzenledi, kurumsallaştırdı. Ama aynı zamanda bir yabancılaştırma da getirdi. Halk. İnançlarına yabancılaştı. İnancı kendisinin olmaktan çıktı, kendisine dikte edilir oldu. Neye inanacağı din adamları (egemenler) tarafından tespit edilir oldu. Din, düzenlenmiş, kurumsallaştırılmış inançtır; ama aynı zamanda yabancılaştırılmış inançtır.

Diyanet türü kurumlar, bu süreç içinde yaratılmış araçlardandır. Tabii eskiden çok daha baskıcı, dikte edici, tekelleştirici kurumlar vardı. Diyanet bu kurumların bir kalıntısıdır. Sosyolojik olarak bu tür kurumları böyle değerlendiriyorum. Politik anlamda ise Diyanet türü kurumları (inanç tekeli yaratmanın aracı olan tüm kurumları), sistemin ve mevcut iktidarın ilericiliği-gericiliğine göre somut olarak değerlendirmek gerek. Bugün Türkiye’deki hakim sistemin hiçbir ilerici yönü kalmamış, çürümüş ve kokuşmuştur; doğal olarak sistemin bir aracı olan Diyanet de öyle.

Sözünü ettiğiniz yazıda egemenlerin dini - halkın inançları ayrımını, halkın inançlarını özgürce yaşayabilmesi noktasına vurgu yapmak için irdelemedim. Bu da önemli tabii, ama esas amacım bilimin toplumsallaşması, halkın laikleşmesi ve bunun büyük bir zemininin olduğunu göstermekti.

T.D: “Turan Dursun” değerlendirmenizle ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

E.H: Üzerine sayfalar dolusu yazı yazılabilir, ama kısaca belirteyim. Bir kere Turan Dursun bir Aydınlanma kahramanıdır. Korkmadan, çekinmeden, dinsel dogmaların, her türlü hurafe ve safsatanın üzerine gitti. Bizzat bu dogmalar-safsatalar dünyasının içinden gelen ve kendi iç dinamiği ile onları aşan, dolayısıyla o dünyayı çok iyi tanıyan bir insan olduğu için -örneğin bizim gibi dışardan konuşanlara oranla- çok daha etkili oldu. O, örümcek ağları içinde yetişmiş bir gencin bu ağları nasıl parçalayabileceğinin ve giderek bir Aydınlanma öncüsüne dönüşebileceğinin somut bir kanıtıydı. Turan Dursun tam bir savaşçıydı. Bu nedenle egemenler açısından çok tehlikeliydi ve bedenen ortadan kaldırıldı.

İkinci olarak Turan Dursun, din olgusuna toplumcu açıdan yaklaşım konusunda -benim inceleyebildiklerim arasında- Türkiye’nin yakın tarihindeki en önde gelen iki düşünürden biridir (diğeri Dr. Hikmet Kıvılcımlı). Farklı yöntemler kullanmışlar, dolayısıyla farklı yaklaşımlar sergilemişlerdir ama bence birbirlerini tamamlamaktadırlar. Ortak noktaları, egemenlerin dinini acımasızca eleştirmeleri ve halkın zorla değil, aşağıdan yukarıya, içerden ve dostça yaklaşarak nasıl dönüştürülebileceğinin teorik ipuçlarını sunmalarıdır.

Kıvılcımlı bir sosyalistti ve diyalektik materyalist yöntemi bu alana çok parlak bir biçimde uygulamıştır. Dursun’u ise “sosyalizmle temas etmiş bir Aydınlanmacı”, “sosyalizan bir Voltaire” olarak tanımlamak doğru olur. Kıvılcımlı işin sosyolojik yönüne yoğunlaşmış ve din olgusunu anlamaya çalışmıştı. Turan Dursun daha çok düşünsel düzlemde keskin eleştiriler getirdi egemenlerin dinine. Bu konuda daha ayrıntılı bir inceleme yapmayı önemli buluyor ve istiyorum. İki düşünürden de bugün için öğreneceğimiz çok şey var.

Turan Dursun ile daha önce çalıştığım bazı yayınlarda (Saçak, 2000’e Doğru, Teori) mesai arkadaşlığım da oldu. Onun bir “genç arkadaşı ve öğrencisi” olmaktan büyük gurur duyuyorum. Kendisini bir kez daha saygıyla anarım bu vesileyle...

FORUMLARIMIZ

 

Facebook Sayfamız

facebook

Youtube Sayfamız

Youtube