türkiye'de yaklaşık iki tip müslümanlık anlayışı var. birincisi allah inancı olan, az ya da çok ibadette bulunan ama dinin vicdanlarda kalması gerektiğini düşünen ve laik devlet sistemini benimsemiş olanlar; ikicisi ise allah'ın mutlak hakim olduğuna emirlerinin harfi harfine yerine getirilmesi gerektiğine, hiçbir emrin hiçbir mantıkla eleştirilemeyeceğine ve değiştirilemeyeceğine inanıp laikliğe de karşı olan radikaller. işte benim ailem, özellikle babam ikinci tiptedir. koyu bir erbakancıdır, ona göre dinsiz olan kişileri adamdan bile pek saymaz.
bu sebeple çocukluktan beri din hep en önemli şey olarak hayatıma yerleşti. cennet, cehennem, peygamberlerin hayatı, kavimlerin helakı anlatıldı. bu cayır cayır yananların hepsi kafirdi ve bu onların suçuydu aslında allah çok merhametliydi onlar uyarıları dikkate almamıştı. ben bu durumdan çok korkmuştum, allahın çocuklara günah yazmadığını öğrendiğimde kendimi öldürmeye karar vermiştim. böylelikle kısa yoldan cennete gitmeyi planlıyordum.

ama neyse ki kendimi öldürmenin vahşi olmayan bir yöntemini bulamayıp bundan vazgeçtim.
orta okula imam hatipte başladım sonra da iki farklı "dindar" özel okula gittim. liseyi onlardan birinde okudum. arkadaşlarım da hep benim gibiydi, aileleri de benimki gibiydi, allahın varlığından şüphelenen kimseyle karşılaşmadım. ortaokula başladığımdan beri de örtülüyüm (cehennemi ve allahın kurallarını öğrenince başka türlüsünü teklif dahi etmedim) ergenlik dönemimi 1-2 yıl yaramazlık yaparak geçirrdikten sonra namaz kılmadığım için duyduğum pişmanlıkla tövbe edip tüm ibadetlerini yerine getiren iyi bir müslüman olmaya karar verdim. pek çok dini sohbette bulundum, kuranı, hadisleri, mesneviyi okudum. kafamda elbette sorular vardı ama hepsinin cevabı aynıydı: allah herşeyi bilen olduğu için en doğrusunu o bilir, biz cüzi aklımızla onun emirlerini yargılayamayız, kadınlar için öyle emrettiyse öyledir nihayetinde kadını da yaratan odur. bunu içinize sindirdiğinizde hiçbir mantık dışı şeye itiraz hakkınız olmuyor dolayısıyla benim de çıkış noktam bu olmadı. ben herhangi bir canlının sonsuza kadar ateşte yanmaya değecek kadar kötü olabileceğini bir türlü idrak edemiyordum. tabi yine aynı cevap vardı ama bu allahın sonsuz merhametine uymuyordu. bu soruya hep din içinde cevaplar aradım. o vakit (lisedeyken) tarikat anlayışıyla tanıştım. annem ve babam bir tarikata mensuptu, ben de annemle birkaç toplantılarına gidip şeyhi dinledim. tasavvuf, sufizm insanı allah aşkına ulaştırmayı hedefleyen bir yoldu, bu yolun sevgi yolu olduğunu söylediler, mevlananın yunus emrenin yolu olduğunu söylediler ben de bu yola girmeye karar verdim, belki aradığım cevapları bulurum dedim. mevlana, nefret eden kişinin içinin zaten cehennem odunu olduğunu, allahın onu yakmasından ziyade kendini düşürdüğü durumun kendini cennette barınamayacak karaktere soktuğunu iddia ediyordu. muhammedin "cehennemin olduğu yerde cennet yoktur" deyişi de bunu destekliyordu. peki ama inkar etmek bu kadar kötü müydü? yani inkar edenler iyi insanlar olamaz mıydı? annesi babası onu hıristiyan olarak yetiştirdiyse suçu neydi? bu nasıl bir merhametti? belki de allah onları bulundukları, yetiştikleri yere göre değerlendirecekti ama bunu neden kuranda söylemiyordu da onlardan nefret etmemizi telkin ediyordu? daha sonra şeyh ölünce benim sorularım da devam edince cevabı tasavvufta aramayı da bıraktım. tasavvufun bazı din alimlerinin din için yaptığı humanistik bir yorum olduğunu düşünüyorum. barındırdığı güzel düşüncelerle birlikte, insaları kendine tamamen bağladığı için barındırdığı yanlışların görülmesine engel olduğunu düşünüyorum. ben de kendi çapımda sevgi dolu bir din anlayışı benimsedim allah tüm alemleri muhammedin sevgisi için yaratmıştı muhammed en iyi en temiz insandı. gece namazları kılardım. herkes üşenmeyişime şaşırıyordu ama ben en çok bunu seviyordum; geceleri herkes uyurken neyin neden ve nasıl olduğunu düşünürdüm. sadece ölmek isterdim, tüm insanların günahları için üzülür ağlardım.
babam kızların başını açıp okumasına karşı olmasına rağmen tıp fakültesine gitmeme destek verdi, insanlara (müslümanlara) hizmet etmem için.
bilmin her türlüsünü sevip bilimsel yazıları okuyordum ama darwini hep atlardım. o din düşmanı olduğu için insanların maymundan türediği fikrini ortaya atmış bir sapkındı. ama bu tip kafama yerleştirilmiş şeylere bilgim kültürüm arttıkça saygım da azalıyordu. dolayısıyla evrimi araştırıp nerede yanıldıklarını kendim görmeliydim. etkisinde kalmamak için eleştirileriyle beraber okumama rağmen bilimsel düşünceyi ilk andan itibaren gördüm. evrimi anlamamış bilimsel düşünceyi bilmeyen birine bunu anlatması çok zor ama canlılığın başlangıcından bu yana değişimini gözlemlere verilere dayanarak inceleyen harika bir teori, hatta biyolojinin tamamı. ve en güzeli kabul edilen dünya görüşüne zıt olmasına rağmen düşünülebilmiş olması. teorinin doğruluğu, yanlışlığından ziyade bu düşünülebilme kısmı beni hayran bırakıyordu. yine de evrimin varlığı tanrının varlığını dışlamıyordu ve hala inanıyordum ama din inancımın beni bu kadar dar görüşlü yapmış olması beni dehşete düşürmüştü. aslında hiç bir zaman hayata farklı yönden bakmadığımı, eğer bakarsam allah'ın gazabına uğrayacağımı düşündüğümü gördüm. en yakın arkadaşıma evrim hakkında bildiklerimi, allahın yaratmasının belki de bu şekilde olduğunu, belki de ademle havvanın cismini değil ruhunu yeryüzüne indirip ilk insansı calıya vermiş olabileceğini anlattım. arkadaşım hayır ben öyle şeylere inanmam dedi. peki canlılığın nasıl başladığını düşündüğünü sordum. bilmediğini bilmeye de ihtiyacının olmadığını sadece kurana ve allaha inandığını allahın bunu bizim aklımızın alamayacağı bir şekilde yaptığını söyledi. o zaman anladım ki aslında inançla ilgili bütün mesele iki şey arasında karar vermek: birincisi herşeyin akla, mantığa, bilme dayalı bir açıklaması olduğunu düşünme, şu anda bilemediklerimizi de açıklamaya çalışma, teoriler üretme, herşeyi her açıdan düşünme; ikincisi bilim ve akıl ne derse desin alemleri yaratan herşeyi bilen bir varlğa inanıp ondan gelen vahiyleri sorgulamama. yani kuranda kadınlara şahitlikte yarım hak verilmesini, recm cezasını, savaşlarla ilgili emirleri, cehennemi, kadınların dövülebilmesini, vs. sorgulamamalıydık. muhammed kutsal olduğu için onun aslında farklı biri olabileceği konusunda düşünmemeliydik. iyi insanlar olmak için dine ihtiyacımız olup olmadığını düşünmemeliydik. aslında allah, ya yoksa diye düşünmek yasak olduğu için vardı. insanlar anne babasından ne öğreniyorsa onu söylüyordu ve böyle şeylerin fazla kurcalanmaması gerektiğine inanıyordu. gerçek olup olmadığı kimsenin umrunda değildi. ama benim umrumda.
tüm bunların yanında babamın düşünceleri ve davranışları benim dini inançlarımı kaybetmeme çok yardımcı oldu. "dinsiz"lere söylediği nefret dolu şeyler benim dinsiz olmama sebep oldu çünkü ben insanları ayırmadan sevmek istedim. babam gibi biri olmamak için düşüncelerime engel koymayacağıma yemin ettim.
inanmadığımı kimseye söyleyemedim. söyleyebileceğimi de pek sanmıyorum. annem ve babam hayatlarının tamamını islam için harcamış insanlar. böyle birşey duysalar deliye dönerlerdi. babamın beni kızı olarak kabul edeceğini bile sanmam. onları üzmek de istemiyorum zaten. halen başörtüsü takıyorum, çünkü örtü örtmek istemememin nedenini kimseye anlatamam. bir yerlerden anlatmaya başlamalı ama zor. bırakıp da gitmek var, sessiz kalmak var, düşüncelrin için mücadele etmek var. üçüncüsünü elbette ki isterim ama fikirler paylaşılınca paylaşılan kişi tarafından başkalaştırılıyor. ilk düşünenin aklındaki gibi duru ve masum kalmıyor.
bütün düşündüklerimi ve yaşadıklarımı anlatmam mümkün değil tabi. benim dinle ilişkim buradaki arkadaşların paylaştıklarından çok daha sıkı fıkıydı. ama kısaca hikayem bu şekildedir.